Eminönü'ne biraz sahili izlemeye, biraz simitçilerle konuşmaya, biraz boyası atmış sarımsı sahil banklarında oturmaya, biraz da düşünmeye gelmişti Hayriye teyze. Varoluş sancıları değildi düşündükleri; altmış beşinizi geçtikten sonra sancı çekmek pek de heyecanlı bir aktivite değildir artık, bunu altmış beşini geçmiş herkes bilir. Bugün de biraz biraz yapılan birçok eylemi kafi bulan Hayriye teyze, evine dönmek için sabırlı adımlarla tramvay hattına doğru ilerlemeye başlar. Oysa Kabataş-Bağcılar tramvay hattındaki kırmızı tren koltukları pek de mantıklı bir seçim değildir oturmak için; Allah ile yaptıkları anlaşma sonucu ürkmemeleri koşuluyla Eminönü meydanda gökten yağan buğday tanelerini yeme izinleri olan güvercinler bile bilir bunu. Onların bilmediği şeyse Hayriye teyzenin kendisine sınırsız sayıda oturak sağlayan yaşlılığıdır. Trenlerin değil oturmaya nefes almaya bile elverişli olmayacağını o da biliyordur. Nitekim öyle olur ve denize girermişçesine adım atar trene; önce tedirgin bir sol bacak sonra bedenin alt tarafı, en son da geri kalan bölgeler. Boğulma tehlikesine karşı çene içgüdüsel olarak yukarıda. Önce yaşlılık vergisi oturma iznini, sonra da bir grup insanı arkasına alarak canhıraş trene binen Hayriye teyze, yılların verdiği tecrübeye ve kendisine zorla yer açma yeteneği olan poposuna güvenerek gözüne kestirdiği iki gencin dizlerinin dibine doğru yavaş ama kararlı adımlarla ilerlemeye başlar. Daha yakındaki dizlere ulaştığında çocuğun betinin benzinin pek de iyi durumda olmadığını fark eder. Göz kapakları solgun yanaklarına doğru hafiften kaymış olan çocuk onu henüz fark etmemiştir. Diğeriyse yaşlıların korkulu rüyası olan 'çevrimdışı' nı yaşamaktadır; gözleri kapatmak ve yüksek sesle müzik dinlemek suretiyle gerçekleştirilen bu modu aşmak çok daha zor olacağı için tercihini yakındaki çocuktan yana kullanır Hayriye teyze, ve hemen ilk taktiği uygulamaya girişir. İmalı bir öksürük bırakır boğazından, ardından da hafifçe kıpırdanır. İşe yaradığını fark edince ikinci adıma geçme gereği görmez, çocuk göz kapaklarını yanaklarından toplayıp yukarı doğru yükseltir, yerinden kalkmaya çalışırken hafiften gülümser ve buyrun gibisinden bir şeyler mırıldanır. Çocuğun görevini ılımlı bir şekilde yerine getirdiği sırada Hayriye teyze homurdanmaktadır, yeteri kadar başarılı gerçekleşmemiştir çünkü değiş tokuş işlemi. Birinci sebep gençlerin otururken sürekli etrafı kolaçan etmesi ve yer verecek yaşlılar araması gerekirken bu gencin onu çok geç fark etmesi; ikincisiyse görevini çok uyuşuk bir şekilde yerine getirmesidir. O an alışılmadık bir olay cereyan eder ve genç hafifçe bilincini kaybeder, istemeden de olsa yanındaki çocuğu çevrim içi yapar ve onun sağlam refleksleri sayesinde düşmekten kurtarılarak önceki oturağının bir yanına oturtulur. Bu sırada Hayriye teyze yerine yerleşmiş ve poposu için rahat pozisyonu bulmaya çalışmaktadır. Alışılmadık olayları seven tramvay ahalisinin dikkatini çekmiştir bu durum, başından yakalayabilen şanslı kesim ortasından yakalayan şanssız kesime yaşananları olay muhabiri titizliğiyle aktarır. Ortada melek gibi bir çocuk, refleksleri güçlü ve yerini meleğe vermiş bir kahraman ve Hayriye teyze vardır. İlk ikisi dakikalarca kaçamak bakışların kurbanı olsalar da üçüncüsünü kimse önemsemez.
Paralel evrende olaylar biraz daha farklı ilerlemektedir. Hayriye teyze trene biner, gözüne aynı çifti kestirir ve aynı kaplumbağa kararlılığıyla onlara doğru ilerler. Çevrimdışı olan yine gözünü korkutur, çok da uğraşmak istemediği için yine birinci taktiği uygulamaya başlar yarı baygın gencin üzerinde. Genç göz bebeklerini asansör takip edercesine ona doğru kaldırır yine ve ölüyorum teyzecim görmüyor musun bakışı atar bu sefer. Mesajı alan Hayriye teyze de cevap olarak birinci taktikten ikincisine geçiş aşaması olan homurdanmayı salıverir gencin üzerine. Bu homurdanma ile birlikle tramvay ahalisi alışılmadık olay görme hevesiyle dikkatini olaya yönlendirir. Poposunu kullanarak kendine yer açan ve sağdaki gencin karşısına dikilen Hayriye teyze, ikinci taktik olan ve özellikle çevrimdışı gençler üzerinde etkili olması için geliştirdiği 'fiziksel temas' a geçer. Fiziksel temas şöyle işlemektedir; çevrimdışı modundan çıkarmak istediğiniz gencin dizlerinin önüne doğru hareket ederken gereğinden fazla kıpırdanmalar sayesinde o dizleri hafiften hırpalarsınız, ama unutulmamalıdır ki altmış beşini geçmiş teyzeler için hiçbir şey gereğinden fazla değildir. Çevrim içi olan genç sizi fark ettiği sıra oflamalar halet-i ruhiyenizi açıkça belli etmektedir. Mesajı alan genç çok da sorgulamadan görevini yerine getirir. Bu sefer de farklı değildir, hızlı gelişen olaylar yüzünden sersemleyen genç farkında olmadan kalkar yerinden. Hayriye teyzenin ne hırpaladığı bacaklar için özür dilemeye ne de yer verdiği için gence teşekkür etmeye niyeti vardır, toplum yaşantısında gençlerin görevi budur ne de olsa. O yerine yerleşmiş ve poposu için uygun pozisyonu bulmaya çalışırken olayı başından yakalayabilen şanslı kesim şanssız kesime yaşananları hızlı hızlı aktarmaya başlamıştır bile, tabi ki yine muhabir titizliğiyle. Ortada büyüklerine saygısız, alabildiğine vurdumduymaz, gözleri yarı açık serseri tipli bir genç, yaşlı bir teyzeye yer vermiş bir çocuk ve yaşlı bir teyze vardır. İlki dakikalarca kaçamak bakışların kurbanı olsalar da diğer ikisini kimse önemsemez.
YazanAdam
3 Mayıs 2015 Pazar
20 Ocak 2015 Salı
Aşık
Kapının kapanma
sesiyle yarım saattir suskun olan apartman iki saniyeliğine uyandı, Serdar
yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle apartmanı dinledi, çevremizdeki her nesne
konuşuyor diye düşündü, yeter ki dinlemesini bilelim. Bağcıklarını bağlamak
için eğilirken yüzündeki gülümseme memnuniyete dönüştü, ne kadar rahattı
ayakları bu ayakkabının içinde, iyi ki almıştı. Ayağa kalkıp ceplerini yokladı, hepsine ikişer kez baktıktan sonra bisikletin
anahtarını evde unuttuğunu anladı, leyla gibi geziyordu ortada. Kendine engel
olamayıp kıkırdadı biraz, hep aşktandı hep. Ayakkabılarının ayağında olduğunu
kapıyı açtıktan sonra fark etti, ev biraz kirlensin ne olacak sanki diyerek
seke seke odasına doğru yürüdü, anahtar tahmin ettiği yerde, şifonyerin ikinci
gözündeydi. Tek başına duruyordu anahtar sağ alt köşede baksırlara yapışık. Bu
duruş yalnızlığının bitişini hatırlattı Serdar’a, anahtarla aynı kaderi
paylaşıyordu o da eskiden. Eski demek doğru mu olur bilemedi, birkaç saat
olmuştu çünkü henüz. Aynı büyük adımlarla evden çıkıp kapıyı kilitledi.
Merdivenleri inerken Özge’nin dudaklarını düşünüyordu, o dudakların sol yanağına
dokunuşunu hayal etti, yanakları hafif kızarmış ve gözleri kapalı. Sonra da
Özge’nin bakışlarını hayal etti. Nasıl bakardı acaba onu öptükten sonra
gözlerine, aşkla mı yine yoksa aşkla karışık şehvetle mi. Belki sarılır
uyurlardı hatta, salondaki kanepede. Uyumadan da konuşurlardı biraz, aşktan ve
diğer önemsiz şeylerden. Ama en çok aşktan konuşurlardı, diğer her şey gereksiz
geldiği için. Özge’nin sağ yanağı avuçlarında sol yanağı da göğsünde olurdu o
zaman. Belki susarlardı, konuşmak da gereksiz gelirdi diğerleri gibi,
birbirlerinin gözlerine bakarlardı dakikalarca, tıpkı geçen hafta izlediği
filmdeki gibi. Adam hafızasını kaybetmiş sevgilisinin gözlerine bakıyordu bir
metronun ilk durağında, takip etmişti onu ve tam karşısına oturup gözlerini
kadının gözlerine dikmişti. Kadın başta rahatsız olup kaçamak bakışlar atmıştı
adama, ama sonra o da aralıksız bakmaya başlamıştı adamın gözlerine. İneceği
durağa gelince ayağa kalkmıştı kadın, adam da heyecanlanıp aynı hareketi
tekrarlamıştı. Kadının kendisini hatırladığını düşünmüştü sanırım, mutluluğu
yüzünden okunuyordu. Kadın yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle adamın eline
bir kağıt parçası sıkıştırmıştı, adam ne olduğunu anlayamadan da çıkmıştı
metrodan. Kağıda bakınca kadının telefon numarasını görmüştü adam. Yüzünde
oluşan belirsiz ifadeyle karşıya bakmıştı, önce trenin sonra duvarın
arkasındakileri görüyormuş gibi. Filmin son sahnesiydi, huzur verici bir
Country girmişti sonra da adam kadrajdan çıkarken. Serdar da Özge’ye öyle
bakardı, göz bebeklerinde cenneti arıyor gibi. Cebindeki titreşim onu bu
düşüncelerden çıkardı, merdivenler de henüz bitmişti. Bildirim ışığının
renginden mesaj geldiğini anladı, Özge’den geldiği düşüncesi içinin ılık bir
sevinçle kaplanmasına yetti. Seda’dan geldiğini fark edince şaşırdı biraz. Seda
ile lise birinci sınıfı beraber okumuşlardı, sonra ailesi Ankara’ya taşındığı
için okuldan ayrılmıştı. Gülümseyişini hala hatırlıyordu Serdar, gözlerinin
rengi çok güzeldi ve gülümsemesiyle tam bir uyum içindeydi. Her gördüğünde
sevinç sesleri çıkarır ve sarılırdı Serdar’a. Seda’ya duyduğu sevgi aşka
dönüşmeye başlamışken babasının tayini yüzünden bıçakla kesilmiş gibi bitmişti
tüm ilişkileri. Sonrasında birkaç kez konuşmuş olsalar da Sedayı görememek
ondan soğumasına yetmişti Serdar’ın. Mesajda Eskişehir’e geldiğini ve onu çok
özlediğini ve görüşmek istediğini söylüyordu, sonuna da bir sürü gülücük
eklemişti. İçi kıpır kıpır oldu, onu çok özlediğini ve hemen
görüşebileceklerini yazdı ve sonuna iki tane öpücük kondurdu. Özge’yle yazışmasına
gözü kaydı. Son mesaj ondandı, yanakları kızarmış gözleri kapalı öpücük. Neden
bu kadar büyütmüştü ki o öpücüğü, internetten sınav sonuçlarına bakmasını
istemişti o da bakmıştı. Alt tarafı bir teşekkür öpücüğüydü işte, çıkar
kokuyordu hatta biraz da. İğreti durduğunu hissedip sildi konuşmayı, bazen çok
dengesiz olabiliyordu. Telefonu cebine koyarken Seda’yı düşündü,
buluştuklarında filmdeki adamın kadının gözlerine baktığı gibi bakacaktı
gözlerine, göz bebeklerinde cenneti arıyor gibi.
17 Ocak 2015 Cumartesi
Tutunamayan
Neredeyim, ama
ondan önce daha önemlisi kiminleyim? Bu tavan bilindik, altımdaki yatağın
sertliği de öyle. Evet kendi evimdeyim sanırım. Yalnız mıyım yine,
kendiminkinden başka nefes duyamıyorum, kandırılmaya fazlasıyla meyilliyim oysa
şu an, ufak bir ses yeter, inanırım. Dönüp bakmak istemiyorum sağıma, ya da
kalkıp diğer iki odaya, mutfağa, banyoya ve tuvalete, hatta balkona.
Geciktirmek istiyorum bu rutini, evde yaşayan bir insan olma ihtimali bile yeterince
tatmin edici. Ne oldu dün gece, bölük pörçük her şey. Bara
girdiğimde erkendi sanırım, en azından bara girmek için erken. Sebebini
anımsayamıyorum, belki de yoktu sebebi, ayaklarım sürüklemişti beni, pekala
mümkün. Barmenle bakıştığımızda henüz kararsızdım hangisinin daha iyi olduğu
konusunda. Salonumda oturup o muğlak sessizliğin içinde kitap okumak mı, yoksa
içkinin biraz olsun zayıflattığı duvarlarımdan birkaç insancığın girmesine izin
vermek mi istiyordum. İlki çok daha güven vericiydi. Ana rahmi kadar olmasa da, terketmese miydim keşke o ıslak huzuru, bir o kadar da tiksinçti. O sessizlik muğlak
olmasaydı keyifli olabilirdi aslında, her an bir kapı sesi beklemeseydim ve yarım
dakikada bir gözüm kaymasaydı telefonun bildirim ışığına. Zayıflamış
duvarlarımdan birilerinin girmek isteyeceği de kesin değildi ki hem,
tırtıklanmış kurabiye gibi ruhum, tabağa elini uzatan almadan önce düşünüyor
bir kez daha, gözü takılınca o itici manzaraya. Suçlayamam ki onları da. Barmen
alışkındı benim gibi vakalara, dudağının sol tarafındaki belli belirsiz
kıvrımdan anladım, az biraz da gözlerinden. Tavan eski bir dünya haritasını
andırmıyor değil. Piri Reis çizmiş olabilir pekala, ya da Coulomb. Hangisi
harita çizmişti anımsayamıyorum. Anımsasam bile nereden bilebilirim ki tarihin
çarpıtılmadığını, yaşlı bir tarih yazıcısının gözlüklerini takıp hayırlı bir
iş yapmanın hediyesi olarak gelen o ruhani gevşemeyle olayları çarpıtmadığını,
‘bizimki yapmıştır canım ne de olsa Müslüman, hem öyle olmasa bile insanlar
böyle inansınlar, imanları tazelensin’ düşüncesi eşliğinde hevesli hevesli
yazmadığını. Bir anlam ifade etmiyor bu düşünce kalabalığı biliyorum. Farklı
düzlemlerdeki doğrular gibi hepsi, kesişmeleri imkansız ama umurlarında değil,
oklarını ileri doğrultmuş gidiyorlar. Hem ne önemi var ki, evde bir insan olma
ihtimalinin getirdiği mutluluğu birazcık daha sürdürmek için değil mi tüm
çabaları. Acı acı gülümsüyor muyum acaba şuan, kim bilir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)