3 Mayıs 2015 Pazar

Paralel Evren

     Eminönü'ne biraz sahili izlemeye, biraz simitçilerle konuşmaya, biraz boyası atmış sarımsı sahil banklarında oturmaya, biraz da düşünmeye gelmişti Hayriye teyze. Varoluş sancıları değildi düşündükleri; altmış beşinizi geçtikten sonra sancı çekmek pek de heyecanlı bir aktivite değildir artık, bunu altmış beşini geçmiş herkes bilir. Bugün de biraz biraz yapılan birçok eylemi kafi bulan Hayriye teyze, evine dönmek için sabırlı adımlarla tramvay hattına doğru ilerlemeye başlar. Oysa Kabataş-Bağcılar tramvay hattındaki kırmızı tren koltukları pek de mantıklı bir seçim değildir oturmak için; Allah ile yaptıkları anlaşma sonucu ürkmemeleri koşuluyla Eminönü meydanda gökten yağan buğday tanelerini yeme izinleri olan güvercinler bile bilir bunu. Onların bilmediği şeyse Hayriye teyzenin kendisine sınırsız sayıda oturak sağlayan yaşlılığıdır. Trenlerin değil oturmaya nefes almaya bile elverişli olmayacağını o da biliyordur. Nitekim öyle olur ve denize girermişçesine adım atar trene; önce tedirgin bir sol bacak sonra bedenin alt tarafı, en son da geri kalan bölgeler. Boğulma tehlikesine karşı çene içgüdüsel olarak yukarıda. Önce yaşlılık vergisi oturma iznini, sonra da bir grup insanı arkasına alarak canhıraş trene binen Hayriye teyze, yılların verdiği tecrübeye ve kendisine zorla yer açma yeteneği olan poposuna güvenerek gözüne kestirdiği iki gencin dizlerinin dibine doğru yavaş ama kararlı adımlarla ilerlemeye başlar. Daha yakındaki dizlere ulaştığında çocuğun betinin benzinin pek de iyi durumda olmadığını fark eder. Göz kapakları solgun yanaklarına doğru hafiften kaymış olan çocuk onu henüz fark etmemiştir. Diğeriyse yaşlıların korkulu rüyası olan 'çevrimdışı' nı yaşamaktadır; gözleri kapatmak ve yüksek sesle müzik dinlemek suretiyle gerçekleştirilen bu modu aşmak çok daha zor olacağı için tercihini yakındaki çocuktan yana kullanır Hayriye teyze, ve hemen ilk taktiği uygulamaya girişir. İmalı bir öksürük bırakır boğazından, ardından da hafifçe kıpırdanır. İşe yaradığını fark edince ikinci adıma geçme gereği görmez, çocuk göz kapaklarını yanaklarından toplayıp yukarı doğru yükseltir, yerinden kalkmaya çalışırken hafiften gülümser ve buyrun gibisinden bir şeyler mırıldanır. Çocuğun görevini ılımlı bir şekilde yerine getirdiği sırada Hayriye teyze homurdanmaktadır, yeteri kadar başarılı gerçekleşmemiştir çünkü değiş tokuş işlemi. Birinci sebep gençlerin otururken sürekli etrafı kolaçan etmesi ve yer verecek yaşlılar araması gerekirken bu gencin onu çok geç fark etmesi; ikincisiyse görevini çok uyuşuk bir şekilde yerine getirmesidir. O an alışılmadık bir olay cereyan eder ve genç hafifçe bilincini kaybeder, istemeden de olsa yanındaki çocuğu çevrim içi yapar ve onun sağlam refleksleri sayesinde düşmekten kurtarılarak önceki oturağının bir yanına oturtulur. Bu sırada Hayriye teyze yerine yerleşmiş ve poposu için rahat pozisyonu bulmaya çalışmaktadır. Alışılmadık olayları seven tramvay ahalisinin dikkatini çekmiştir bu durum, başından yakalayabilen şanslı kesim ortasından yakalayan şanssız kesime yaşananları olay muhabiri titizliğiyle aktarır. Ortada melek gibi bir çocuk, refleksleri güçlü ve yerini meleğe vermiş bir kahraman ve Hayriye teyze vardır. İlk ikisi dakikalarca kaçamak bakışların kurbanı olsalar da üçüncüsünü kimse önemsemez.
     Paralel evrende olaylar biraz daha farklı ilerlemektedir. Hayriye teyze trene biner, gözüne aynı çifti kestirir ve aynı kaplumbağa kararlılığıyla onlara doğru ilerler. Çevrimdışı olan yine gözünü korkutur, çok da uğraşmak istemediği için yine birinci taktiği uygulamaya başlar yarı baygın gencin üzerinde. Genç göz bebeklerini asansör takip edercesine ona doğru kaldırır yine ve ölüyorum teyzecim görmüyor musun bakışı atar bu sefer. Mesajı alan Hayriye teyze de cevap olarak birinci taktikten ikincisine geçiş aşaması olan homurdanmayı salıverir gencin üzerine. Bu homurdanma ile birlikle tramvay ahalisi alışılmadık olay görme hevesiyle dikkatini olaya yönlendirir. Poposunu kullanarak kendine yer açan ve sağdaki gencin karşısına dikilen Hayriye teyze, ikinci taktik olan ve özellikle çevrimdışı gençler üzerinde etkili olması için geliştirdiği 'fiziksel temas' a geçer. Fiziksel temas şöyle işlemektedir; çevrimdışı modundan çıkarmak istediğiniz gencin dizlerinin önüne doğru hareket ederken gereğinden fazla kıpırdanmalar sayesinde o dizleri hafiften hırpalarsınız, ama unutulmamalıdır ki altmış beşini geçmiş teyzeler için hiçbir şey gereğinden fazla değildir. Çevrim içi olan genç sizi fark ettiği sıra oflamalar halet-i ruhiyenizi açıkça belli etmektedir. Mesajı alan genç çok da sorgulamadan görevini yerine getirir. Bu sefer de farklı değildir, hızlı gelişen olaylar yüzünden sersemleyen genç farkında olmadan kalkar yerinden. Hayriye teyzenin ne hırpaladığı bacaklar için özür dilemeye ne de yer verdiği için gence teşekkür etmeye niyeti vardır, toplum yaşantısında gençlerin görevi budur ne de olsa. O yerine yerleşmiş ve poposu için uygun pozisyonu bulmaya çalışırken olayı başından yakalayabilen şanslı kesim şanssız kesime yaşananları hızlı hızlı aktarmaya başlamıştır bile, tabi ki yine muhabir titizliğiyle. Ortada büyüklerine saygısız, alabildiğine vurdumduymaz, gözleri yarı açık serseri tipli bir genç, yaşlı bir teyzeye yer vermiş bir çocuk ve yaşlı bir teyze vardır. İlki dakikalarca kaçamak bakışların kurbanı olsalar da diğer ikisini kimse önemsemez.

20 Ocak 2015 Salı

Aşık


           Kapının kapanma sesiyle yarım saattir suskun olan apartman iki saniyeliğine uyandı, Serdar yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle apartmanı dinledi, çevremizdeki her nesne konuşuyor diye düşündü, yeter ki dinlemesini bilelim. Bağcıklarını bağlamak için eğilirken yüzündeki gülümseme memnuniyete dönüştü, ne kadar rahattı ayakları bu ayakkabının içinde, iyi ki almıştı. Ayağa kalkıp ceplerini yokladı, hepsine ikişer kez baktıktan sonra bisikletin anahtarını evde unuttuğunu anladı, leyla gibi geziyordu ortada. Kendine engel olamayıp kıkırdadı biraz, hep aşktandı hep. Ayakkabılarının ayağında olduğunu kapıyı açtıktan sonra fark etti, ev biraz kirlensin ne olacak sanki diyerek seke seke odasına doğru yürüdü, anahtar tahmin ettiği yerde, şifonyerin ikinci gözündeydi. Tek başına duruyordu anahtar sağ alt köşede baksırlara yapışık. Bu duruş yalnızlığının bitişini hatırlattı Serdar’a, anahtarla aynı kaderi paylaşıyordu o da eskiden. Eski demek doğru mu olur bilemedi, birkaç saat olmuştu çünkü henüz. Aynı büyük adımlarla evden çıkıp kapıyı kilitledi. Merdivenleri inerken Özge’nin dudaklarını düşünüyordu, o dudakların sol yanağına dokunuşunu hayal etti, yanakları hafif kızarmış ve gözleri kapalı. Sonra da Özge’nin bakışlarını hayal etti. Nasıl bakardı acaba onu öptükten sonra gözlerine, aşkla mı yine yoksa aşkla karışık şehvetle mi. Belki sarılır uyurlardı hatta, salondaki kanepede. Uyumadan da konuşurlardı biraz, aşktan ve diğer önemsiz şeylerden. Ama en çok aşktan konuşurlardı, diğer her şey gereksiz geldiği için. Özge’nin sağ yanağı avuçlarında sol yanağı da göğsünde olurdu o zaman. Belki susarlardı, konuşmak da gereksiz gelirdi diğerleri gibi, birbirlerinin gözlerine bakarlardı dakikalarca, tıpkı geçen hafta izlediği filmdeki gibi. Adam hafızasını kaybetmiş sevgilisinin gözlerine bakıyordu bir metronun ilk durağında, takip etmişti onu ve tam karşısına oturup gözlerini kadının gözlerine dikmişti. Kadın başta rahatsız olup kaçamak bakışlar atmıştı adama, ama sonra o da aralıksız bakmaya başlamıştı adamın gözlerine. İneceği durağa gelince ayağa kalkmıştı kadın, adam da heyecanlanıp aynı hareketi tekrarlamıştı. Kadının kendisini hatırladığını düşünmüştü sanırım, mutluluğu yüzünden okunuyordu. Kadın yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle adamın eline bir kağıt parçası sıkıştırmıştı, adam ne olduğunu anlayamadan da çıkmıştı metrodan. Kağıda bakınca kadının telefon numarasını görmüştü adam. Yüzünde oluşan belirsiz ifadeyle karşıya bakmıştı, önce trenin sonra duvarın arkasındakileri görüyormuş gibi. Filmin son sahnesiydi, huzur verici bir Country girmişti sonra da adam kadrajdan çıkarken. Serdar da Özge’ye öyle bakardı, göz bebeklerinde cenneti arıyor gibi. Cebindeki titreşim onu bu düşüncelerden çıkardı, merdivenler de henüz bitmişti. Bildirim ışığının renginden mesaj geldiğini anladı, Özge’den geldiği düşüncesi içinin ılık bir sevinçle kaplanmasına yetti. Seda’dan geldiğini fark edince şaşırdı biraz. Seda ile lise birinci sınıfı beraber okumuşlardı, sonra ailesi Ankara’ya taşındığı için okuldan ayrılmıştı. Gülümseyişini hala hatırlıyordu Serdar, gözlerinin rengi çok güzeldi ve gülümsemesiyle tam bir uyum içindeydi. Her gördüğünde sevinç sesleri çıkarır ve sarılırdı Serdar’a. Seda’ya duyduğu sevgi aşka dönüşmeye başlamışken babasının tayini yüzünden bıçakla kesilmiş gibi bitmişti tüm ilişkileri. Sonrasında birkaç kez konuşmuş olsalar da Sedayı görememek ondan soğumasına yetmişti Serdar’ın. Mesajda Eskişehir’e geldiğini ve onu çok özlediğini ve görüşmek istediğini söylüyordu, sonuna da bir sürü gülücük eklemişti. İçi kıpır kıpır oldu, onu çok özlediğini ve hemen görüşebileceklerini yazdı ve sonuna iki tane öpücük kondurdu. Özge’yle yazışmasına gözü kaydı. Son mesaj ondandı, yanakları kızarmış gözleri kapalı öpücük. Neden bu kadar büyütmüştü ki o öpücüğü, internetten sınav sonuçlarına bakmasını istemişti o da bakmıştı. Alt tarafı bir teşekkür öpücüğüydü işte, çıkar kokuyordu hatta biraz da. İğreti durduğunu hissedip sildi konuşmayı, bazen çok dengesiz olabiliyordu. Telefonu cebine koyarken Seda’yı düşündü, buluştuklarında filmdeki adamın kadının gözlerine baktığı gibi bakacaktı gözlerine, göz bebeklerinde cenneti arıyor gibi. 

17 Ocak 2015 Cumartesi

Tutunamayan


       Neredeyim, ama ondan önce daha önemlisi kiminleyim? Bu tavan bilindik, altımdaki yatağın sertliği de öyle. Evet kendi evimdeyim sanırım. Yalnız mıyım yine, kendiminkinden başka nefes duyamıyorum, kandırılmaya fazlasıyla meyilliyim oysa şu an, ufak bir ses yeter, inanırım. Dönüp bakmak istemiyorum sağıma, ya da kalkıp diğer iki odaya, mutfağa, banyoya ve tuvalete, hatta balkona. Geciktirmek istiyorum bu rutini, evde yaşayan bir insan olma ihtimali bile yeterince tatmin edici. Ne oldu dün gece, bölük pörçük her şey. Bara girdiğimde erkendi sanırım, en azından bara girmek için erken. Sebebini anımsayamıyorum, belki de yoktu sebebi, ayaklarım sürüklemişti beni, pekala mümkün. Barmenle bakıştığımızda henüz kararsızdım hangisinin daha iyi olduğu konusunda. Salonumda oturup o muğlak sessizliğin içinde kitap okumak mı, yoksa içkinin biraz olsun zayıflattığı duvarlarımdan birkaç insancığın girmesine izin vermek mi istiyordum. İlki çok daha güven vericiydi. Ana rahmi kadar olmasa da, terketmese miydim keşke o ıslak huzuru, bir o kadar da tiksinçti. O sessizlik muğlak olmasaydı keyifli olabilirdi aslında, her an bir kapı sesi beklemeseydim ve yarım dakikada bir gözüm kaymasaydı telefonun bildirim ışığına. Zayıflamış duvarlarımdan birilerinin girmek isteyeceği de kesin değildi ki hem, tırtıklanmış kurabiye gibi ruhum, tabağa elini uzatan almadan önce düşünüyor bir kez daha, gözü takılınca o itici manzaraya. Suçlayamam ki onları da. Barmen alışkındı benim gibi vakalara, dudağının sol tarafındaki belli belirsiz kıvrımdan anladım, az biraz da gözlerinden. Tavan eski bir dünya haritasını andırmıyor değil. Piri Reis çizmiş olabilir pekala, ya da Coulomb. Hangisi harita çizmişti anımsayamıyorum. Anımsasam bile nereden bilebilirim ki tarihin çarpıtılmadığını, yaşlı bir tarih yazıcısının gözlüklerini takıp hayırlı bir iş yapmanın hediyesi olarak gelen o ruhani gevşemeyle olayları çarpıtmadığını, ‘bizimki yapmıştır canım ne de olsa Müslüman, hem öyle olmasa bile insanlar böyle inansınlar, imanları tazelensin’ düşüncesi eşliğinde hevesli hevesli yazmadığını. Bir anlam ifade etmiyor bu düşünce kalabalığı biliyorum. Farklı düzlemlerdeki doğrular gibi hepsi, kesişmeleri imkansız ama umurlarında değil, oklarını ileri doğrultmuş gidiyorlar. Hem ne önemi var ki, evde bir insan olma ihtimalinin getirdiği mutluluğu birazcık daha sürdürmek için değil mi tüm çabaları. Acı acı gülümsüyor muyum acaba şuan, kim bilir.