20 Ocak 2015 Salı

Aşık


           Kapının kapanma sesiyle yarım saattir suskun olan apartman iki saniyeliğine uyandı, Serdar yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle apartmanı dinledi, çevremizdeki her nesne konuşuyor diye düşündü, yeter ki dinlemesini bilelim. Bağcıklarını bağlamak için eğilirken yüzündeki gülümseme memnuniyete dönüştü, ne kadar rahattı ayakları bu ayakkabının içinde, iyi ki almıştı. Ayağa kalkıp ceplerini yokladı, hepsine ikişer kez baktıktan sonra bisikletin anahtarını evde unuttuğunu anladı, leyla gibi geziyordu ortada. Kendine engel olamayıp kıkırdadı biraz, hep aşktandı hep. Ayakkabılarının ayağında olduğunu kapıyı açtıktan sonra fark etti, ev biraz kirlensin ne olacak sanki diyerek seke seke odasına doğru yürüdü, anahtar tahmin ettiği yerde, şifonyerin ikinci gözündeydi. Tek başına duruyordu anahtar sağ alt köşede baksırlara yapışık. Bu duruş yalnızlığının bitişini hatırlattı Serdar’a, anahtarla aynı kaderi paylaşıyordu o da eskiden. Eski demek doğru mu olur bilemedi, birkaç saat olmuştu çünkü henüz. Aynı büyük adımlarla evden çıkıp kapıyı kilitledi. Merdivenleri inerken Özge’nin dudaklarını düşünüyordu, o dudakların sol yanağına dokunuşunu hayal etti, yanakları hafif kızarmış ve gözleri kapalı. Sonra da Özge’nin bakışlarını hayal etti. Nasıl bakardı acaba onu öptükten sonra gözlerine, aşkla mı yine yoksa aşkla karışık şehvetle mi. Belki sarılır uyurlardı hatta, salondaki kanepede. Uyumadan da konuşurlardı biraz, aşktan ve diğer önemsiz şeylerden. Ama en çok aşktan konuşurlardı, diğer her şey gereksiz geldiği için. Özge’nin sağ yanağı avuçlarında sol yanağı da göğsünde olurdu o zaman. Belki susarlardı, konuşmak da gereksiz gelirdi diğerleri gibi, birbirlerinin gözlerine bakarlardı dakikalarca, tıpkı geçen hafta izlediği filmdeki gibi. Adam hafızasını kaybetmiş sevgilisinin gözlerine bakıyordu bir metronun ilk durağında, takip etmişti onu ve tam karşısına oturup gözlerini kadının gözlerine dikmişti. Kadın başta rahatsız olup kaçamak bakışlar atmıştı adama, ama sonra o da aralıksız bakmaya başlamıştı adamın gözlerine. İneceği durağa gelince ayağa kalkmıştı kadın, adam da heyecanlanıp aynı hareketi tekrarlamıştı. Kadının kendisini hatırladığını düşünmüştü sanırım, mutluluğu yüzünden okunuyordu. Kadın yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle adamın eline bir kağıt parçası sıkıştırmıştı, adam ne olduğunu anlayamadan da çıkmıştı metrodan. Kağıda bakınca kadının telefon numarasını görmüştü adam. Yüzünde oluşan belirsiz ifadeyle karşıya bakmıştı, önce trenin sonra duvarın arkasındakileri görüyormuş gibi. Filmin son sahnesiydi, huzur verici bir Country girmişti sonra da adam kadrajdan çıkarken. Serdar da Özge’ye öyle bakardı, göz bebeklerinde cenneti arıyor gibi. Cebindeki titreşim onu bu düşüncelerden çıkardı, merdivenler de henüz bitmişti. Bildirim ışığının renginden mesaj geldiğini anladı, Özge’den geldiği düşüncesi içinin ılık bir sevinçle kaplanmasına yetti. Seda’dan geldiğini fark edince şaşırdı biraz. Seda ile lise birinci sınıfı beraber okumuşlardı, sonra ailesi Ankara’ya taşındığı için okuldan ayrılmıştı. Gülümseyişini hala hatırlıyordu Serdar, gözlerinin rengi çok güzeldi ve gülümsemesiyle tam bir uyum içindeydi. Her gördüğünde sevinç sesleri çıkarır ve sarılırdı Serdar’a. Seda’ya duyduğu sevgi aşka dönüşmeye başlamışken babasının tayini yüzünden bıçakla kesilmiş gibi bitmişti tüm ilişkileri. Sonrasında birkaç kez konuşmuş olsalar da Sedayı görememek ondan soğumasına yetmişti Serdar’ın. Mesajda Eskişehir’e geldiğini ve onu çok özlediğini ve görüşmek istediğini söylüyordu, sonuna da bir sürü gülücük eklemişti. İçi kıpır kıpır oldu, onu çok özlediğini ve hemen görüşebileceklerini yazdı ve sonuna iki tane öpücük kondurdu. Özge’yle yazışmasına gözü kaydı. Son mesaj ondandı, yanakları kızarmış gözleri kapalı öpücük. Neden bu kadar büyütmüştü ki o öpücüğü, internetten sınav sonuçlarına bakmasını istemişti o da bakmıştı. Alt tarafı bir teşekkür öpücüğüydü işte, çıkar kokuyordu hatta biraz da. İğreti durduğunu hissedip sildi konuşmayı, bazen çok dengesiz olabiliyordu. Telefonu cebine koyarken Seda’yı düşündü, buluştuklarında filmdeki adamın kadının gözlerine baktığı gibi bakacaktı gözlerine, göz bebeklerinde cenneti arıyor gibi. 

17 Ocak 2015 Cumartesi

Tutunamayan


       Neredeyim, ama ondan önce daha önemlisi kiminleyim? Bu tavan bilindik, altımdaki yatağın sertliği de öyle. Evet kendi evimdeyim sanırım. Yalnız mıyım yine, kendiminkinden başka nefes duyamıyorum, kandırılmaya fazlasıyla meyilliyim oysa şu an, ufak bir ses yeter, inanırım. Dönüp bakmak istemiyorum sağıma, ya da kalkıp diğer iki odaya, mutfağa, banyoya ve tuvalete, hatta balkona. Geciktirmek istiyorum bu rutini, evde yaşayan bir insan olma ihtimali bile yeterince tatmin edici. Ne oldu dün gece, bölük pörçük her şey. Bara girdiğimde erkendi sanırım, en azından bara girmek için erken. Sebebini anımsayamıyorum, belki de yoktu sebebi, ayaklarım sürüklemişti beni, pekala mümkün. Barmenle bakıştığımızda henüz kararsızdım hangisinin daha iyi olduğu konusunda. Salonumda oturup o muğlak sessizliğin içinde kitap okumak mı, yoksa içkinin biraz olsun zayıflattığı duvarlarımdan birkaç insancığın girmesine izin vermek mi istiyordum. İlki çok daha güven vericiydi. Ana rahmi kadar olmasa da, terketmese miydim keşke o ıslak huzuru, bir o kadar da tiksinçti. O sessizlik muğlak olmasaydı keyifli olabilirdi aslında, her an bir kapı sesi beklemeseydim ve yarım dakikada bir gözüm kaymasaydı telefonun bildirim ışığına. Zayıflamış duvarlarımdan birilerinin girmek isteyeceği de kesin değildi ki hem, tırtıklanmış kurabiye gibi ruhum, tabağa elini uzatan almadan önce düşünüyor bir kez daha, gözü takılınca o itici manzaraya. Suçlayamam ki onları da. Barmen alışkındı benim gibi vakalara, dudağının sol tarafındaki belli belirsiz kıvrımdan anladım, az biraz da gözlerinden. Tavan eski bir dünya haritasını andırmıyor değil. Piri Reis çizmiş olabilir pekala, ya da Coulomb. Hangisi harita çizmişti anımsayamıyorum. Anımsasam bile nereden bilebilirim ki tarihin çarpıtılmadığını, yaşlı bir tarih yazıcısının gözlüklerini takıp hayırlı bir iş yapmanın hediyesi olarak gelen o ruhani gevşemeyle olayları çarpıtmadığını, ‘bizimki yapmıştır canım ne de olsa Müslüman, hem öyle olmasa bile insanlar böyle inansınlar, imanları tazelensin’ düşüncesi eşliğinde hevesli hevesli yazmadığını. Bir anlam ifade etmiyor bu düşünce kalabalığı biliyorum. Farklı düzlemlerdeki doğrular gibi hepsi, kesişmeleri imkansız ama umurlarında değil, oklarını ileri doğrultmuş gidiyorlar. Hem ne önemi var ki, evde bir insan olma ihtimalinin getirdiği mutluluğu birazcık daha sürdürmek için değil mi tüm çabaları. Acı acı gülümsüyor muyum acaba şuan, kim bilir.